Popüler Yayınlar

19 Kasım 2007 Pazartesi

Mustafa Düzgünman'ın ebrûya dâir destan tarzında ve mutasavvıfâne bir edâ

Mustafa Düzgünman'ın ebrûya dâir destan tarzında ve mutasavvıfâne bir edâ


Ebrûdaki görünen şu nukuşâta iyi bak!
Şuûnât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hakk.

Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahmân âşikâr,
Rü’yetullah sırrıdır bu, müsemmâdır her varak.

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben!
Gafil olup şirke dalma! Bir Fâil'dir iş gören.

Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol!
Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen.

Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen,
Kitâb, levha, sâir eşya zeyn-i envâr eyleyen,

Şûh ve câzib hatlarıyla kalb-i insân zevkiyâb,
Saltanat-ı ebrûdur bu, aşk-ı izhâr eyleyen.

Onaltıncı yüzyılında Turan, ebrû mebdei;
Orda zâhir olmuş ammâ burda bulmuş neş'eyi.

Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner;
Rabb'im dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi.

Ebrû demek ebir demek yâni gökteki bulut;
Ab-ı rû da tutar mânâ, su yüzüdür[11] et şuhût.

Bir kelâm-ı farisîdir ebrû, insan kaşları;
Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût.

Kadîm ecdât yâdigârı müzeyyen bir san'âttir;
Tabîatten mülhem olan bu nakışlar mir'âttir.

Sâni-i Hakk sun'undan hep kendi kendin seyreder;
Nakış nakkaş şey-i vâhit bir vahdet-i hikmettir.

Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş;
Biz yetiştik zevâline hepsi Hakk'a göç etmiş.

Büyük üstâd Özbek Şeyhi Edhem Kâmi Efendi,
Hezârfen, pür mârifet bu san'âtta pîr imiş.

Son zamanlar şems-i ebrû gurûb etmiş nâgihân;
San'atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan.

Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki,
İsmi hattât Necmeddin'dir tek üstâddır bu zaman.

Üstâdımız Necmi Molla çığır açmış bu işte;
Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte.

Lâle, sünbül, karanfille bezendirmiş ebrûyu;
Tâlim etmiş tâliblere, zevâl yok bu gidişte.

Destizenkte[12] ezilir hep renkli cism-i boyalar;
Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar.

Zırnık, lâhur, gül bahar, al; ebrûda hep esastır;
Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var.

Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir;
Rahm-i mâder gibi sanki rengi vasla teşnedir,

Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı;
Bâzen tutar bazen tutmaz bir acâyib nesnedir.

Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvâmı,
Su öd ile âyârlanır başlar işin devâmı.

Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar
Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamâmı.

Târif gerçi kolay ammâ tatbikatta güçlük var;
Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî karar.

Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen!
Bir ihtisâs işidir bu, âşık olan er yapar.

Mütenevvî şekillidir ebrûların sûreti;
Battal, hatip, taramayla gör âsâr-ı kudreti!

Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe,
Taraklı da tezyin eder bu elvân-ı kesreti.

Ebrû yapan, seyredende gam kasâvet bulunmaz;
Gönülleri tenşit[13] eder zevkle doyum olunmaz,

Yapan hayrân, bakan hayrân, alan, satan hep hayrân;
Bu ebrûdan zevk almayan, ebrûcuya yâr olmaz.

Nazar kıldık Kâinat'a, baktım "Mutlak Ebrû"ya,
Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Rû'ya,

Kenz-i mahfî tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan
Ebrû görüp Allah dedim, irdim kalbî duyguya.

Bî hudûd-i zevk-i elvân ebrûculuk san'ati;
Erbâbının nazarında çoktur onun kıymeti.

Her varakta "Sırr-ı Cemâl" âşikârdır zâhidâ;
Bu ebrûlar, bu safâlar hepsi aşkın hikmeti.

Ben ebrûya âşık oldum düştüm onun peşine;
Leylâ gibi nazlar etti yaramadı işime.

Bir aralık isyân ettim görmedim hiç iltifat;
İnsâf edip yüzün güldü işler açtı başıma.

Besmeleyle tezgâh açıp ebrû yapan kişiyiz;
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz.

Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakk'a tapan kişiyiz.

Ey Mustafâ nakş-ı sevdâ sana neler öğretti?
Derûnunda duran Nakkaş "Eynemâ"yı[14] öğretti.

Bâb-ı ebrû rehnümâdır Vech-i Bâkıy fehmine,
Ârif olan bu izhârı bir noktadan seyretti[15].

******

[10]Muhtemel bâzı iltibâslara yol açmamak için şiirin orijinal imlâsı ve noktalama tarzı burada muhâfaza edilmemiştir.

[11]Âb-ı rû: Yüz suyu. Âb-rû: su yüzü.

[12]Destizenk: farsça "deste-seng" kelimesinden türemiş galat-ı meşhûr. Deste-seng: mermerden bir altlık ile gene mermerden bir merdâneden oluşan ve ebrû boyalarını ezmede kullanılan bir araç.

[13]Tenşit: Şenlendirme, neşelendirme, ferahlandırma.

[14]"Eynemâ": Kur'ân'da Bakara sûresinin 115. âyeti olan: "Fe eynemâ tuvellû, fe semme vechullah" (Nereye dönerseniz dönünüz Allah'ın Vechi oradadır) âyetine işâret.

[15]Son iki beytin mânâsı: "Ey Mustafa! Hakk'a olan aşkının nakışları sana neler öğretti? İçinde gizli olan ve bu Mükevvenât'ı inceden inceye işlemiş olan Nakkaş ise sana Nereye dönerseniz dönünüz Allah'ın Vechi oradadır âyetinin sırrını ilhâm etti. Ebrû kapısı insanı Bâkıy olan Allah'ın Vech'ini fehmetmeye sevk eder. Ârif olan kişi ise bütün bu zuhûrâtı Vahdet noktasından müşâhede eder".

0 yorum: